Friday, October 20, 2006

yanılsamalardan yanılsama seç...

yanılsamalardan yanılsama seç, bunu ona giydir, bir süre beklet, (bekletirken hiçbişey yapma, sadece dur, sana yapılanlardan beslen, egonu şişir) sonra siktirol git... elimize kalanlar...
ya da
yanılsamalardan yanılsama seç, bu ona olur mu bir bak, olmazsa oldur, daralt ya da bolalt, sonra o elbiseyle hareket etmesini bekle, patladığı yerde, neden patladığını düşünmeden, sormadan ve anlamadan siktirolgit
ya da
aslında seçme ve seçilme hakkın yok ya sen iyimisi yaklaşma sktrlgt

Tuesday, October 10, 2006

gönül yarası (nos-tal-ji)

Etek sarı sen etekten sarısın
Kurban olam beydağının karısın
Sordum sual ettim kimin yarısın
Ben sormadan dolu gibi döküyü
Bir köynek diktirdim kolu düğmeli
Herkes kaderine boyun eğmeli
Deli gönlüm çirkine bel bağlama
Sevdiğin yar Malatya'yı değmeli
Bir köynek diktirdim hasa bezinden
Alem düşman oldu senin yüzünden
Eğer gurbet ele gider dönersem
Ahdım vardır öpeceğim yüzünden

Monday, October 09, 2006

bir çığlık attım.....


Bir ağırlık var başımda, içeme akan çığlıklar üstüme yapıştı ... ben bir çığladım!!!
1. çığlık: hatırladıklarım
2. çığlık unutmayacakalrımm
3. çığlık yaşa-yama-dıklarım
4. çığlık yok lu ğa..
dün akşam bir uykudan uyandım,
1. çığlık anlattım
2. çığlık dinledi
3. çığlık söyledi
4. çığlık biitirdii
ben çığlıklarımı topladım, ateşte ısıttım, bir kaba döktüm ve o kapta dondurdum, zaman dondu, takvim bitti. artık aylar ne çeker bilmiyorum, benim takvimimin ayları günleri yılları yok, zamanı kendi kabında boğdum.
1. sonuç özlemek
2.sonuç gizlemek
3. sonuç ............. uzayıp giden bir boşlukkkk

Sunday, October 08, 2006

SOLUK SOLUĞA 2

Büyük aşklar yolculuklarla başlar ve serüvenciler düşer bu yollara ancak Onlar ki dünyanın son umudu soyları tükenen birer çılgındırlar Ama yaşarlar dünyanın dört bir yanında Ölümle alay ederler sanki Nerde beklenirse ordaydılar bir kez bile gecikmediler ömür boyu Neydi onları ordan oraya savurup duran şey Onları daima yalnız kılan neydi bu yaşam denilen gürültüde Her dilden bir adları vardı onların ama hiçbir ülkenin kimliğini taşımadılar Sarışındılar belki de esmer yani birçok yüzün bileşkesi Ne altın arayıcısıydılar ne de aylak bir gezgin Vurulup düşseler de her kuşatmada serüvencidir onlar ve hiç ölmezler Ki onlar hep yalnızdır ve her nasılsa Bulurlar heder olmanın bir yolunu Onlar ki bu dünyada kahraman olmaya mahkumdurlar Sislenen anılar kaldı bize onlardan renkleri bozulup duran solgun anılar Nasıl yazmalı ki silinip gitmesin bulutlar gibi çekilmesin gök boşluğuna Bileği güçlü ve gözüpek avcılar mıydı onları kuşatıp yeryüzü cennetinden atan Yoksa kendini tüketen hüzünler miydi vurulup düştükçe ışığını karartan O serüvenlerin günlüğü tutulmadı yazılmadı o insanların destan şiiri Parça parça ettirilseler bir kartala (ki sanırım böyle oldu sonları) Fışkırır yüreklerinden başarısız ihtilallerin yangınları (a. Telli)

SOLUK SOLUĞA 1

  • Hep yanıldı ve yenilgilere uğradı Ama atıldı yine de serüvenlere Vakti olmadı acıların hesabını tutmaya Durup beklemeye, geri dönmelere vakti olmadı. Yangınlarla geçti ömrü ve hep yalnızdı - ki onlar daima birer yalnızdılar Nerde doğmuştu ve ne zaman kopup Gitmişti o kentten anımsamıyor artık Hangi sokaktaydı ilk sevgili ve hala Sürüp gider mi ilk öpüşmenin esrikliği Gizlice buluşmaya gelen ve ölürcesine Korkular geçiren o kız nerededir şimdi Sensiz olursam yaşayamam diyen O liseli kız hangi kentte kaldı Ve o sarışın O afeti devran bekler mi hala Atlas yataklara sererek yaşamanın anlamını Üşüten bir acıydı belki her ayrılık Her yolculuk yangınların başladığı yereydi Ama vakti olmadı hesabını tutmaya Aşkların, ayrılıkların ve acıların İstese de kalamazdı vakti gelince Geyik sesleri yankılanınca yamaçlarda Yürek burkulması ve hüzün ve keder Aralıksız doldururdu acıların bohçasını Dudaklarında öpüşlerin gül esmerliği İçinde kıpırdanıp durur ufuk çizgisi Ay bile soğuktur o zaman Bir buz parçasıdır Çaresiz çıkılacaktır o yolculuklara Ki bir ömrün karşılığıdır serüvenler Biraz da serüvendi yaşamak Belki yatkındı büyük yolculuklara Ki serüvenler daima büyük aşklar Ve büyük yolculuklarla başlar Anıları aşkları ve bir kenti Bırakıp gidebilirdi apansız Apansız başlardı yolculuklar Hangi saatinde olursa günün Ve hep kar yağardı nedense Durmadan kar yağardı yol boyunca Ve nasılsa yok olup giderdi hüzün Kent görünmez olunca arkada Ne bir veda sözcüğü dökülürdü dudaklarından Ne de dönüp bakardı geriye bir kez olsun Ne zaman yollara düşse biterdi acılar Gül yüzlü sular fışkırırdı toprağın karnından Kavaklarsa oynak bir çingene kızı Her kıpırdanışında açılıverir uzun ince bacakları Mekan tutmak ve her akşam aynı ufukta Güneşin batışını seyretmek ölümdür biraz Ölümdür biraz hep aynı yatakta Aynı kadınla sevişerek sabaha varmak Kitapları hep aynı raflara sıralamak Aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz Soluk soluğa yaşamalı insan Her sabah yeni bir şeyler görebilmeli Ve cehenneme dönse de bir ömür Mutlaka bir şeyler değişmeli her/gün Ey o büyük yolculukların ürperten heyecanı Okyanus dalgalarının sesleriyle dol bu ömre Ölüme ve aşka durmadan kement atan Serüvenlerle geçsin yaşamak Buz tutmuş bir dünya ortasında Yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla Önünde dağlar, uçurumlar Sarsılan gök, yarılan toprak Çelik uğultularla burgaçlanırken Yaşamak işte öylesine kucaklardı onu Ve her nasılsa keklik sekişli Bir aşkın sevinci dolardı yüreğine Çıkarıp atardı o zaman deli bir ırmağa Ne kalmışsa bir önceki serüvenden Soluk soluğa yaşadı kentleri, aşkları Bağlanacak kadar kalmadı hiçbirinde Pervasız bir acemi, bir çılgın Soyu tükenen bir bilgeydi belki de... O yalnız kaybetmesini öğrendi ömründe Avucundan dökülen kum taneleriydi her şey Ne bir serseriydi ne de yılgın bir savaşçı Ama kendi kafasıyla düşünen ve hakkında Ölüm fermanları çıkartılan biriydi belki Sevince deli gibi severdi Pervasız severdi sevince Dövüşmek ancak ona yakışırdı Ona yakışırdı aşklar ve yolculuklar Yoktu bağlandığı herhangi bir şey Bulutlar gibi çekilip giderdi seslerin arasından Ne bilir ömrün değerini bir çılgın Yalnızca kendini yaşamayı nereden bilebilir Ve başarısız eylemler çağında o Kaçabilir mi binlerce kez ölmekten Yerleşik yargıları olmadı hiç Kurmadı güzel gelecek düşleri Nerede bir yangın, nerede tehlike O mutlaka oradaydı birdenbire Dinsizdi, özgür sayılırdı belki Ama bağlanmazdı özgürlüğe de Hiçbir yerde yeterinden çok kalmadı Beklemedi anılar sarnıcının dolmasını Şikayetsiz yaşadı yaşadığı her günü Yoktu yüreğinde pişmanlıkların izi Ayrıntıların izi kalmamış artık Üst üste yaşanmakta ayrılıklar Ve bir bulut gibi sıyrılıp gidilmiştir Dağların, denizlerin üzerinden Geride kalan ne varsa soluktur şimdi Titreyen kandiller gibi sönmek üzeredir O eski konaklar gibidir anılar Gül bahçeleri, sessiz koru ve orman Belki sağanak boşanır apansız Yüzyıllık bir yağmur başlar Ve sinsi bir hastalığa dönmeden alışkanlıklar Yok olup gider her şey, belki kül olur Hırçın bir okyanustur yürek Dar gelir ufuk ve mutluluklar çevreni Anılarsa birer çıban izidir Yaşanmaz onların ölgün gölgesinde Durgun bir su gibi aktı mı yaşamak Ve zaman uysal bir kısrak gibi dinginleşti mi Anısız kalınmıyor artık ne yapılsa Kuşatıyor yolları, aşkı ve ömrü Bekleyişleri kemiren çakal sesleri Oysa bütün köprüler yakılmalı ayrılık vakti Ve herhangi bir şeyle eşit olmaksızın Yollara düşülmeli habersiz ve sessiz Çürük bir diş gibi kanırtıp kentleri Dünyanın ağzını kanlar içinde bırakmalı Bir ömrün olgunlaştıramayacağı acemilikler toplamı ve bir çılgın boyun eğmedi kendine bile seçme zorunda kalmadı yaşamayı nasıl bağlanmadıysa yere ve zamana bağlanmadı kendine de ömür boyu dağlara tırmana atlar gibi soluk soluğa yaşamak istedi dünyayı bir şahin gibi bulutlara kurdu dumanlı sevdaların yörük çadırını sıradan bir gezgin değildi hiç dövüşür gibi yaşadı yolculukları belki korkusuz sayılmazdı büsbütün korkardı korkulara düşmekten zaman zaman ve bütün gemileri yakıp yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla mutlu muydu, hiç düşünmedi böyle şeyleri umutlardansa nefret etti daima hep yanıldı ve yenilgilere uğradı ama atıldı yine de serüvenlere pervasız bir acemi soyu tükenen bir bilgeydi belki de Ama bir şey vardı yine de Başarısız ihtilallerden kendine kalan (a. Telli)

dişlerimin hepsini çektirsem genç görünür müyüm acaba???

**dişçilerden nefret etmeme sebep olacak şahane 2 gün geçiriyorum, bir sebeb bir sonuca bu kadar uyar bir sonuç bir sebebe bu kadar mı yakışır... sağ tarafım, küçük bölge olmadığı için taraf diyorum çünkü damağımla başlayan ağrı yanağıma, yanağımla süren ağrı tüm kısmıma yayıldı ve kısmifelç dedikleri bu olsa gerek, aynaya baktığımda aynadaki yansımama ait olan görüntü tv yayınının siyah beyaz dönemini aratmayacak kadar renk yoksunu, zaten bir müddettir sıkıldığım yetmiyormuş gibi bu anlamsız ağrı da ek olarak canlı tuttu psikolojik gerginliğimi ve sonuc olarak hem psikolojik hem biyolojik hem de fizyolojik olarak gömütüm sevgilerrrrrr
*** bari bişeyler iyi gitse şu son zamanlardaki yaşadıklarımda, neşeli ol ki genç kalasın ne anlamlı bir velet şarkısıymış ama neşeli olacak bişii bulanlara tabi..
****bu yazılanlara, bana akıl ve yol göstermek babında comment yazacak olanlara yasal bir uyarım var sakın haaa!

Sunday, October 01, 2006

hikayeler anlatıldı...:)

ağustos böceğine olmuş, dötü donmuş ölmüş, öyle mi, ya da açılıktan:) vay be hiç haberimiz yok, böyle mi oluyor yani pandispanyanın üstüne krema sürünce halloluyor mu, ağustos böceğinin yıllarca 0- 12 yaş veletler tarafından aşağılanması yetmiyormuş gibi, bunun zorunuluğu boğuyor avustos böceeni, işte kendisi bu yüzden öldü, onun evi ve yeterince yiyeceği vardı da bir anlayanı yoktu, ben kendisinin insan kılığındaki temsilcisi olurum çünkü ben onu çok iyi anlıyorum, çalgıcılığın 5 para etmediği dönemde yaşadıysa suçu neydi allaşkına, türlü yavşaklıklarla zorbaca bize dayatılan pop hop top zırvalarını sittir edip kendisini tek başına sanatına verdiyse fena mı oldu, hayır kimileri sanatçı doğarmış o bunu farkedip böyle yaşadıysa bize, o hep söylenen üçüncünün hakkına düşeni, yapmak düşmez mi? ayrıca karınca çalışkandı çoğumuza göre ama sonuç nedir karınca sorarımm sana ne geçti eline, neyin var kuru dötünden başka, patron zengin etme sanatını başarıyla ifa ettin de ne oldu, cepler doldu ya senin cepte delik mi vardı bişii göremedik, masalın sonunda avustos böceenin ne oldunu biliyoz da seninle ilgili pek bilgiye ulaşamadık, mutlumuydun, o avustos böceenii kapı dışarı ettin ve yıllardır çeşitli veletlere örnek olacam diye onu kötü bellettin de ne oldu, sanatsız kalmış bir milletin bilmem hangi damarını kibirinle, kıskançlık tohumlarınla tıkadın da ne oldu, bak kendimize gelemedik, beynimizin ırzına geçiyorlar, duyularımızın duygusuyla ve algısıyla oynuyorlar kılın kıpırdamıyo, karıncaaa karnı kasılacaaa. mutlumusunnnn? olsan da olmasan da hayat damarlarımızdan birini kestin şimdi neyi değiştirebilin karınca kararınca senin yüzünden malum yaşdönümüm bir hata ile geçmiş, avustos böceee ne kadar önemli olduğunu anlıyorum, estetik önemli anlıyorum...
şimdi U2 nun"sunday bloody sunday" şarkısını işgüzar karıncalara armağan ediyorum, avustos böcee bilgeliğiyleee çünkü avustos böcee karıncaya kin gütmemiştir olsaydı bilirdik, lafontenden alırdık haberleri kendisi dedikoduyan bir şahsiyetti gerçi avustos böcaa medyatik değil nevrotik olmayı seçti, medyatik ve erotik olacağına deliliğe verip yaşar giderdi işte
üzgünüz avustos böceeee o şapşal 0-12 yaş grubu ve daha trajik olanı onlara bunuı böyle anlatan ... yaş grubu insanoğlu için üzgünüz

Saturday, September 30, 2006

Gülebilmez

seni kalbimde gezdirip her an eşkimiz bilmesin dedim hicran ala gözlü yarim menim kimse bilmir senin aşkınla ay aman ağladım güldüm gülebilmez gülüm bahar sensiz üreğim od tutup yanar sensiz dönmerem heç sözümden ey canan getme bir an heç gözümden ey canan senden ilham alar menim könlüm seni menden inan gözelim ayırmaz ölüm


*** ne güzel bir şarkıdır bu yahu,

Tuesday, September 26, 2006

ZİN-CİR-LE-ME-LER'in SO-NU!!


Ölüm!
Uyanıyorsun balkonundan gelen hava başka kokuyor, Gün herzamankinden başka, o başkalık, özlemi büyütüyor ve kalbine batıveriyor bişey,
eve dönüş! uzanıyorsun yatağına, başka kucaklıyor seni yatak uyuyorsun derinnnn, ertesi gün uyanamayacağını bilmeden ve bir hoşçakal diyemeden sevdiklerine gidiveriyorsun, yüzleşmesi en ağır ve en gerçek olgu işte ölüm..

ZİN-CİR-LE-ME-LER!

Gece yarısı perdem aralı,
Karanlık!
Başka evlerin kendi içlerinde başkalaşmış aydınlıını be
nleştiriyorum.. Bana ait olmayan birçok şey gibi bu aydınlık da midemi bulandırıyor. Biraz iyi geleceğine inandığım için açıyorum pencereyi...
Soğuk!
Perdeyi hareketlendiren bir esinti, üşüyorum. Hafızamı yokluyorum ve yanılmıyorum, bu sene hiç sıcak olmadı, olduysa da geç gelip erken gittiği için anlaşılmadı. Eylül akşamları bu kadar soğuk olmuyordu yoksa... geçip gidiyor iştee yakalayamadığımız,
Zaman!
Tik taklara hapsolmuş dilimler bütünü ve onlar için varolmuşcasına onlar gibi çabuk geçiyor, TİK TAK! TİK TAK! 28 yıl 28 zaman demek... Zaman, tik takların gayrimeşru çocuğu gibi... yarısı ayakta yarısı bitkisel hayatta (uuyykkuu) geçiyor ömür dediğimiz sanrısallarımız..
Uyku!
Yaşadığımı hissettiğim ama aynı zamanda öldüğüm zaman geçişi. Uykusamak, uyumak, uyumak ve uyumak, uyanış bir kahır, ızdırap, kayıp zamanlar toplamı. Beni yoksayan ya da kendimi yoksaydığım... sevmeyi [sev(il)meyi] ve onu özlüyorum ...
SevMek!
En son ne zaman sen oldum, en son ne zaman ben oldun. Sorulardan bize kalanlar... bu sorudan çıkan sonucun zamansal, dokunsal karşılığı, sen ya da ben olmanın çıkarımı, arta kalan milyonlarca biz, çokluk ve aslında kocaman bir
yalnızlık, bir intihar..
İntihar!
Vurgusu ağır ama gerçekliği yalın. Hayatla bir türlü kurulamayan bağın aniden kopması, vardan yoka sessiz bir adım işte, basit! Koşulların ve koşullandırılmaların sonucu. Yapay histeri, yalan kimlikler. Her kalabalık göremediklerine her ses duyamadıklarına dönüşüyor, ve artık daha gerçeksin tüm silikliğinle,
Ölüm!!!

Monday, September 25, 2006

pastırma sıcaklarını gören varmıııı?



pastırma sıcakları denir bişii vardı eskiden, kurutacak pastırmamızyok belki ama ısıtacak iliğimiz ve dışyüzeyi kemiğimiz var, bu yıl hiç d vitamini alamadım, gelişme sürecimi olumsuz etkiliyor bu durum, pastırma sıcaklarını özlüyoruz ben ve kayserililer, bugün sıcağı yoktu ama güneşi vardı aydınlandık belki yarın sıcağı da gelir...

Sunday, September 24, 2006

sebel ile yatmak! dudu ile uyumak:)




ara sıra sevgi yumağı olasımız gelir, aslında sevgi yumağıyız da bunu uykulara taşımak isteriz, benimle uyumak dud için eğlenceli çünkü uyumamak üzere her gidişimiz odaya, yorulunca kapanan gözlere engel olamaz dudu ve ben kısa süreliğine ayrılınca yanından döndüğümde karşılaştığım manzara
peki sebel bu yataan neresinde uyuyacak

Thursday, September 21, 2006

indirr şalteri


canım arkadaşım yunom söyledi bunu bana denemek üzere aldım tarifi, zor değil aslında sadece istemek ve ötelememk üzerine bir duruş aslı astarı, kimeleri için kaçış gibi belki ama zaten herbirimiz birşeylerden kaçarken çarpışmıuor muyuz! madem çarpışıp damı duvarı dağıtacaz ve bu çarpışmanın sonucunda kırık dökük anılar bırakacaz ve nefret doğuracaz ne gerek var kaçmaya, kıçımıza vuran topuklarımız yüzünden mosmor ve çürük bırakmadık mı kendisini ne gerek var, indir şalteri, beyninin doğurganlığını dondur bir süre, soru yok sorgulamak yok, ihtimaller yok, keşke işin en keyifli tarafı düşünmek yok, yok yok... e o zaman ben de bir süreliğine İNDİRİYORUMŞALTERİ

zamanı geldi aşkın ışığını gördüm

İtiraf ediyorum, önceleri sakladım, ne biliyim tepkilerden korktum, belki de gizli kaçamaklar tatlı geldi, bilmiyordum ki böyle olacaını, sonuclarını kestirebilsem başlar mıydm hiç? aslında uzun süredir vardı bir şekilde hayatımdaydı ama olmaz diyordum, onunla uzun süre olmaz, zarar verir, pahalıya malolur fekat yapamadım, istedim, sonra bir kez denedim, ama o bi kereler son kereleri bitirmedi, nereden bilebilirdim ki son kerelerin literatürümüze avuntu ifadesi olarak girebileceğini, herşey bir sonu hazırlıyordu yavaş yavaş, içindeki ışık beni cezbetti ve dedim ki daha fazla diretmenin anlamı yok kabul et ve yaşa, senin için uygun boyu boyuna vs vsine, söylemden geçemeyeceğim başlarda soğuk gelmişti ama bunu idealize edince irrasyonalize oldu (böle izis mizis edince çok bir tentel duruyor entelliğinden ötürü) ve değil soğuk gelmesi artık içimi ısıtıyordu, birbirimizi çok uzun zamandır tanıyorduk ki tanıştığımmız günü hatırlayamıyorum o kadar yani, lakin son zamanlarda vuku bulan aramızdaki bu yakınlaşma sanki yepyeni bir ilişkinin başlangıcını müjdeliyordu...
Şimdi bu ilişkiyi aileme anlatmalıydım, ama nasıl? ben onun ilk başlardaki soğukluğuna alıştım ki artık sıcacık, ailem alışabilecekmiydi, herşey beni gün gün bir kaosa ve çıkmaza sürüklüyordu, onunla olan ilişkimden dolayı hergün kilo alıyor ve bunu anlatamamanın verdiği tıkanıklıkla bedbaht oluyordum. Ama artık kararlıyım ne olacaksa olsun!
Ben bir süredir buzdolabıyla birlikteyim, bir süredir kendisiyle sevişiyoruz, benim sürekli almam ve vermemem üzerine kodlanmış bir ilişkimiz var, bunlar model model ve hergün çıtırları çıkıyor lakin ben sadece onu seviyorum ve bu seviyeli birlikteliğimizi ömürü billah devam ettirmeyi planlıyorum.
Buzdolabına yakın olan içindekilere yakın olur
yaşasın yiyeceklerin kardeşliği, kahrolsun light yem faşizanlığı!
insanlık onuru zayıflatılamaz!!! baskılar bizi yıldıramaz...

Monday, September 18, 2006

  • YıLdIzLaR


    gÖkYüZüNdE nE çOk yIlDıZ vAr

    bİrİ PaRlAk bİrİ ÜrKeK bİrİ YaLnIz dİğErİ SaNkİ bUrDa

    İçİmİzDe Ne çOk HıRsIz vAr

    bİrİ aLdI BeNi gÖtÜrDü, SoNrA sAtTı HeM dE YoK pAhAsInA

    aH Şu hIrSıZlAr

    hEr GeCe rÜYaMdA SeNiN KıLıĞıNdA dOlAşIrLaR

    aH KaRaNlIkLaR

    sEnİ BeNdEn sEnİ DüNdEn sEnİ GeRçEkLeRdEn kOrUrLaR

Saturday, September 02, 2006

balkabağı dersleri: özlü sözler 1


iki kişiinin bildiği sır değildir!
çünkü o iki kişi için mutlaka bir üçüncüleri o üçüncüler için de mutlaka ikincileri hep olacaktır.
sır olmayan herşey de kamu malı değildir!

not: fotograf zihni sinir web sayfasından alınmıştır tşkrlr

Tuesday, August 29, 2006

bir hindu dokunuşu 1 (4-5 ay önce hatırası)

...

akşamın kör vakitlerinde insaoğlu uyurken, teknolojiden gebe kalmak niyeeeee, özlemek niyeeeee, umut etmek, beklemek niyeeeee, her telefon çalışnda ilkokul tenefüs zili heyecanınnı yaşamak niyeeee...
ben okuldan nefret ederek büyüdüğüm için her zil çalışı kurtuluşa giden yoldu beim için, okulu sevmedim ben,çok zeki olduğumdan olsa gerek, dersler de çok sıkıcı gelirdi, 7 24 seven elevenler gibi, atmler gibi, hastane acilleri gibi, tekel büfeler gibi, hiç kapanmadan oyun oynamak isterdim, hatta ailem belki endişe ediyordu bu çocuk ya kötü yola düşer ya da apta olur diye, ama ben kötü yola düşmedim hiçbir zaman:))