bilmem hiç düşündünüz mü insanlar en çok ne zaman nefret eder birbirinden, tahammül eşikleri ne zaman daralır ve hatta kapanır en çok, kavga bağrışma, ağızdan çıkıp kendine yer bulmaya çalışan ve bir yer bulamadığı için havada asılı kalan ağır ve aksak küfürler... sinirden köpüren ağızlar, herkeste bir arıza, herkes bir sara nöbetinde ve herkes kara kışta yerleşim yerlerine yiyecek bulmaya inen azılı kurt sürüsü gibi, vahşi, sevimsiz ve üstelik sabah sabah...
en ön sıraladan, boşalan koltuklara yerleşme heyecanıyla arkasında binlerce yaralı bırakan, tam oturmak için davranacakken gözüne kestirdiği yeri başkasına kaptıran ve o vakitten sonra yerini kapan adamla ilgili yol boyunca komplo teorileri üreten ve hatta bununla kalmayıp binbir türlü hallerle taciz eden...
ne zaman?
nerde?
nerdeler?
nerdeyiz?
....
Monday, January 30, 2006
Saturday, January 28, 2006
o nun gözleri...
çok özlüyorum
bir çift göz, 7 yıllık muhabbet
ben bir çift gözü 7 yıldır tanıyorum
7 yıldır keşifteyim
en sonunda buldum
çizgi film kahramanı gözleri
masum, ışıltılı ve muzur
zaman zaman kocaman olan
zaman zaman küçücük kalan
anlayan bir kadın
bilmeyen bir kız çocuğu
zaman zamn kızan
zaman zaman tek bir bakışla içine sızan
çok zaman seven
ve her zaman yanımda olacak olan
adından gelen bir keramet
ışığına giden....
merak ediyordun ya işte bu ve bundan daha fazlasısın kelimelerimi kaybettim, yoksa yazcak çok şey var...
bir çift göz, 7 yıllık muhabbet
ben bir çift gözü 7 yıldır tanıyorum
7 yıldır keşifteyim
en sonunda buldum
çizgi film kahramanı gözleri
masum, ışıltılı ve muzur
zaman zaman kocaman olan
zaman zaman küçücük kalan
anlayan bir kadın
bilmeyen bir kız çocuğu
zaman zamn kızan
zaman zaman tek bir bakışla içine sızan
çok zaman seven
ve her zaman yanımda olacak olan
adından gelen bir keramet
ışığına giden....
merak ediyordun ya işte bu ve bundan daha fazlasısın kelimelerimi kaybettim, yoksa yazcak çok şey var...
Friday, January 20, 2006
köprüler uzun yolların kısa adı
ne çok yol var, köprüler uzun yolların tesellisi gibi,
bir köprüyü geçince kalanların hesabından bir teselli çıkar,
uzak dediğin bu köprüyle kısalır.
benim ona onun bana köprüleri var,
ben sevmeye başladım bu yolculuğu,
özgürlük olmasa da adının anlamı, kırmızı özgürleşmeye gebe değil mi...
bir köprüyü geçince kalanların hesabından bir teselli çıkar,
uzak dediğin bu köprüyle kısalır.
benim ona onun bana köprüleri var,
ben sevmeye başladım bu yolculuğu,
özgürlük olmasa da adının anlamı, kırmızı özgürleşmeye gebe değil mi...
Wednesday, January 18, 2006
karanfiller ve bombalar
karanfiller kimin için bombalar kimin... bugünlerde duyduğum haberler yüzünden gözlerim görmemeye kulaklarım işitmemeye başladı... o kadar kirlendi ki herşey, daha eski pisliklerden arınmadan bir yenisi daha eklendi.
kattillerini karanfille karşılayan bir toplumun
aciz kalan sesiyim artık.
kanlı tarihin, kanlı elleri her yerimize sürünüyor.
kanlı ellere verilen ödül ise kan kırmızı karanfiller
öldürülenler bir daha ölüyorlar
oysa ölmez derler ölenler.
umudun seyri değişti...
Kanlı eller umut ediyor ve
umut bu kan zemininin üstünde yeşeriyor.
umudun rengi değişiyor.
duyargalarını çoktan yitirmiş bir toplum ise
duymuyor, görmüyor, işitmiyor ne acı...
ne acı ki söz bitiyor...
ve bir yerde umut tükenince içe dökülüyor göz yaşları ve tesellisi olmuyor artık geçmiş günlerin, seyre devam...
karanfillerle karşılıyoruz sizi katli vacibler,
tarih birden gözyaşlarını siliyor ve yeni bir sayfadan başlıyor geri sayıma, yazmak yazmak yazmak istiyorum iki el boğazımda boğulduğumu hissediyorum.
satılık umutlar ülkesine hoşgeldiniz,
ben artık karanfilleri sevmiyorum
ve tereddüt etmekten alamıyorum kendimi
karanfiller kimin için bombalar kimin
bombalayanlar için karanfil...?!
Not: daha acıydı yazdığım ilk yazı, tam yükleyecekken bağlantım koptu... daha keskindi ilk yazım birileri sesimi duymak istemiyor sanırım...
kattillerini karanfille karşılayan bir toplumun
aciz kalan sesiyim artık.
kanlı tarihin, kanlı elleri her yerimize sürünüyor.
kanlı ellere verilen ödül ise kan kırmızı karanfiller
öldürülenler bir daha ölüyorlar
oysa ölmez derler ölenler.
umudun seyri değişti...
Kanlı eller umut ediyor ve
umut bu kan zemininin üstünde yeşeriyor.
umudun rengi değişiyor.
duyargalarını çoktan yitirmiş bir toplum ise
duymuyor, görmüyor, işitmiyor ne acı...
ne acı ki söz bitiyor...
ve bir yerde umut tükenince içe dökülüyor göz yaşları ve tesellisi olmuyor artık geçmiş günlerin, seyre devam...
karanfillerle karşılıyoruz sizi katli vacibler,
tarih birden gözyaşlarını siliyor ve yeni bir sayfadan başlıyor geri sayıma, yazmak yazmak yazmak istiyorum iki el boğazımda boğulduğumu hissediyorum.
satılık umutlar ülkesine hoşgeldiniz,
ben artık karanfilleri sevmiyorum
ve tereddüt etmekten alamıyorum kendimi
karanfiller kimin için bombalar kimin
bombalayanlar için karanfil...?!
Not: daha acıydı yazdığım ilk yazı, tam yükleyecekken bağlantım koptu... daha keskindi ilk yazım birileri sesimi duymak istemiyor sanırım...
yaşamamız dileğiyle
Hayır'lara evet'lerle direten çirkini öptüren güzeli sevdiren askı,sevgiyle degil kendinle yorumla kim ki kendini acıga komaktan korkmaz o saygın bir insandır.herkes kendi yorumunun celladıdır biraz da...
Her aşk kendine sorumludur ama elbette her ask yalnızca kendine sorumlu olunca ask da ölür.... a.g.
yaşıyorum, bunu bana yazanı umud etmeye çalışarak.
Her aşk kendine sorumludur ama elbette her ask yalnızca kendine sorumlu olunca ask da ölür.... a.g.
yaşıyorum, bunu bana yazanı umud etmeye çalışarak.
Thursday, January 12, 2006
şşşşşhhhhşşşşşş
ben konuşmayı seçtim sen susmuşken, şimdi ben susuyorum ... konuş benimle ve anlat, iyiyim gördün işte iyi olduğun gibi iyi, anlatsan sabaha kadar dinlerim de sen anlatacaklarından yoksunsun ve o kadar yoksun ki... gördüklerim yalandan ibaret...sen susarsan benden sana bir armağan olsun
kalbim dedim sonra, aşk da
bozkırdaki yangınlar misali
yeşerse de arsız otlar yeniden
ne dağların eflatun ufku ne de
kırlangıçların esmerliği görülür.
ki her ömrün ezberindedir
bu hecenin bütün harfleri
eprimiş kalıyor geride
bir de ceylanların ürkek
sıçrayışları tetik boşluğunda
ve unutuluyor işte bu kadar
çok sevilmişse sevilenin adı
A.T
kalbim dedim sonra, aşk da
bozkırdaki yangınlar misali
yeşerse de arsız otlar yeniden
ne dağların eflatun ufku ne de
kırlangıçların esmerliği görülür.
ki her ömrün ezberindedir
bu hecenin bütün harfleri
eprimiş kalıyor geride
bir de ceylanların ürkek
sıçrayışları tetik boşluğunda
ve unutuluyor işte bu kadar
çok sevilmişse sevilenin adı
A.T
ne bileyim öyle işte
Bir yolculuktayım şimdi, Beşiktaştan haraketle esenler güzergahı, ne çok yol ne çok trafik... Öyle çok hatırladım ki öyle çok unutmadıklarımı, ne çok özledim, bir düğümleniş düğümlendi boğazıma tıkandım, kalabalık servis aracı durmam gerekiyordu durdum...
Ne çok anı ne çok özlem getirirmiş anladım, ne çok özlem biriktirecekmişim haberim olmadan... Bir gün hayatıma giren herkesin çıkacaını ve o göç mevsimi başladığında sıcak ülkelere öbek öbek göçeceğimizi hatırladım. Ne çok hasret kalacakmış 9 yıldan bu yana.
Ne çok anı ne çok özlem getirirmiş anladım, ne çok özlem biriktirecekmişim haberim olmadan... Bir gün hayatıma giren herkesin çıkacaını ve o göç mevsimi başladığında sıcak ülkelere öbek öbek göçeceğimizi hatırladım. Ne çok hasret kalacakmış 9 yıldan bu yana.
Sunday, January 08, 2006
muassır medeniyetler seviyesi....
Bu seviyenin gerçek anlamda ben de dahil olmak üzere anlaşıldığını düşünmemekle beraber anlaşılanın da dudak uçuklatacak boyutlarda pratik zararlarını görmekteyim.
Şimdi baktığımda gördüğüm manzaralar şüphelere gark ediyor beni... Çağdaşlaşma sürecini yaşama biçimlerimize ve yüksek çıtalı standartlarımıza yansıttığımızda görülen o ki o muassır medeniyetlerin ölçütü anladıklarımsa epey bir yol katetmiş olduğumuzu hissediyorum Giyim kuşam ve barınılan (herşey, bar, kafe, pastane ev vs vs vs) mekanlar itibariyle ''off'' dedirtecek türden hayatlara tanıklık edebiliyorum ama gelin görün ki alışkanlıklara gelince sınıfta kaldığımızın resmidir ki bunlara alışkanlık demek ne derece doğru bilemiyorum. çünkü alışkanlık olamayacak kadar kötü...
ucu açık ve kocaman bir boşluk aklınıza gelebilecek hertür durum girebiliyor içine. Sonuç itibariyle yorum ve takdir sizlerin...
Şimdi baktığımda gördüğüm manzaralar şüphelere gark ediyor beni... Çağdaşlaşma sürecini yaşama biçimlerimize ve yüksek çıtalı standartlarımıza yansıttığımızda görülen o ki o muassır medeniyetlerin ölçütü anladıklarımsa epey bir yol katetmiş olduğumuzu hissediyorum Giyim kuşam ve barınılan (herşey, bar, kafe, pastane ev vs vs vs) mekanlar itibariyle ''off'' dedirtecek türden hayatlara tanıklık edebiliyorum ama gelin görün ki alışkanlıklara gelince sınıfta kaldığımızın resmidir ki bunlara alışkanlık demek ne derece doğru bilemiyorum. çünkü alışkanlık olamayacak kadar kötü...
ucu açık ve kocaman bir boşluk aklınıza gelebilecek hertür durum girebiliyor içine. Sonuç itibariyle yorum ve takdir sizlerin...
Tuesday, January 03, 2006
Monday, January 02, 2006
Sadece Susarak Özlemek?
Sözcüklerim varmıyor uzaklarına
Birer birer düşüyor bütün öpmelerin
Ağır yenilgiler alarak
Adresinde yokluğunu kıyamet bilerik
Sadece susarak özlüyorum seni
Hiç tanımadan ne garip
Sadece susarak özlüyorum seni
Dokunsan dersim olur göçerim mecburen
Duydum çok sonradan adın önemli değil
Acılar aynı tadı veriyor zaten....
Adının adresinin yaşadığının hiçbir önemi yok, öyle ya da böyle yaşıyorsun zaten... Gittiğinin acısı da hiçbirşey yaşadığımın yanında... Nerede olduğun ne yaptığın nasıl hissettiğin, hiçbir anlamı yok. Ben senin benim ve ikimiz için bir sürü duyguyu eskittim. Bütn kombinasyonlarını yaşadım.. senli ve sensiz...
Sadece susarak özlemek ne garip seni...
İsimsizler ülkesi atlasından gördüğüm bir deniz ülkesindendin. Sular diyarından geliyordun, sıcak, derin, dipsiz, uçsuz bucaksız bir anlam yükleyişim de o yüzdendir. Derin olup olmamanın bir önemi yoktu, benim için vardın vardı ve öyleydi, birşey değiştirmiyor anlayacağın, susarak özlemekle bağırarak özleme arasındaki gürültü farkıydı sadece bu yüzden susmayı seçtim...
Birer birer düşüyor bütün öpmelerin
Ağır yenilgiler alarak
Adresinde yokluğunu kıyamet bilerik
Sadece susarak özlüyorum seni
Hiç tanımadan ne garip
Sadece susarak özlüyorum seni
Dokunsan dersim olur göçerim mecburen
Duydum çok sonradan adın önemli değil
Acılar aynı tadı veriyor zaten....
Adının adresinin yaşadığının hiçbir önemi yok, öyle ya da böyle yaşıyorsun zaten... Gittiğinin acısı da hiçbirşey yaşadığımın yanında... Nerede olduğun ne yaptığın nasıl hissettiğin, hiçbir anlamı yok. Ben senin benim ve ikimiz için bir sürü duyguyu eskittim. Bütn kombinasyonlarını yaşadım.. senli ve sensiz...
Sadece susarak özlemek ne garip seni...
İsimsizler ülkesi atlasından gördüğüm bir deniz ülkesindendin. Sular diyarından geliyordun, sıcak, derin, dipsiz, uçsuz bucaksız bir anlam yükleyişim de o yüzdendir. Derin olup olmamanın bir önemi yoktu, benim için vardın vardı ve öyleydi, birşey değiştirmiyor anlayacağın, susarak özlemekle bağırarak özleme arasındaki gürültü farkıydı sadece bu yüzden susmayı seçtim...
Bekleme Salonu
Bir aşkın bekleme salonundan buyur edilmeyişinin canlı tanığıydım... Herkesi kapsayan bir beni dışarıda bırakan bir yanılsamanın sonucuydum. Her aşk bir yalnızlığı büyütür aslında sonradan öğrendim, iki kişilik olabileceği teorisinden tek kişilik bir düş yaratmıştım, benim düşüm...
olmayana özlem, olmayana acı olmayana bir hiçleniş...
olmayana özlem, olmayana acı olmayana bir hiçleniş...
Thursday, December 29, 2005
Küçük beyaz otobüs hapı!
Biliyor musunuz bilmiyorum ama benim tecrübem çok. Küçükken seyahat etmek, şehiriçi-şehirlerarası farketmez azaptı benim için. "HADİ" ünlemini duyduğum anda başlardım morarmaya, bir sarhoşluk hali, kalp sıkışmaları, ağır bir bulantının geleceğini haber veren artçı bulantılar. Nasıl olacak, nasıl geçecek şimdi kaygısı...Yola çıktığımız ilk 5 km' de ağlamaya başlayan bir evlat ve mütemadiyyen sorulan" daha çok var mı sorusu ve bu soruya kaçamakta olsa verilmeyen cevaplar... Nasıl bir cevabı olsun ki daha 10 dk bile olmamış, az kaldı deseler yalan, çok var deseler yalan. Hezimet o ilk 5 km den sonra başlıyor tabi... Çıkaracak bir şey kalmamacasına kusma, öğürme ve ağlama krizleri. Benim gibi bir memur çocuğu için lüks bir durum bu ...3 yılda bir yerimizi kazımaya başlıyorlar ve biz ordan oraya sürükleniyoruz. Az buz da değil, bölgelerarası sürgünüz. Bu sebeple düzelmem gerekiyordu, alışmam gerekiyordu; ama o zamanlar küçük olduğum için atamalara idrak edemiyor mecburen icap ediyordum
İşte bu yolculuklardan biri ve bu biri hepsinin tekrarı gibi... Her çeşme başı durulur, sibel anne ve babası tarafından düzenlenen bir dizi hayata döndürme operasyonuyla hayata döndürüldükten sonra terar devam edilir.
Arabalar aynı o eski türk filmlerindeki gibi minibüs desen değil midibüs desen değil, bir türlü hiçbir ayar tutamayan araçlardan. Varış noktasına kadar bin bir işkenceye maruz kaldığın türden, mazot sigara ve insan kokusu, hoplaya zıplaya bir yolculuk...lar............
Beş kişi yolda bir evlat ağrı yaralı, sürekli ağlıyor ve kusuyor, o yüzden küçükken silik bir tiptim, bilinmezdim pek çünkü sorulan soruları dinlemeye ve cevaplamaya vakit olmuyordu kusmaktan ve öğürmekten. İğrenç ve kötü bir nostalji ama bu bir sibel ritüeli yazmadan olmazdı. Nasıl düzeldim bilmiyorum ama oldu, çok uzun sürdü ama oldu.
Babamın her atama haberininin arkasından gelen toplanma ve taşınma eylemi ile beraber, beni oradaki aile dostlarına bırakmalarını ve beni unutmalarını umut edip, gitmektense kaderime razı olup kalmayı tercih edebilecek kadar şuursuz ve koma halinde geçiyordu yolculuklarım.. Ağlama ve kusma krizlerim annemin göğsüne yatmam ve uyumamla son buluyordu. Bitti mi bitmedi... Ben gittiğim yerde de mutlu olamıyordum çünkü bu acı gidişlerin acı bir dönüşü olacaktı, ben geliş aşamasını atlattığım ilk gün itibariyle dönüş yolunu nasıl az hasarsız atlatırımın planlarını yapıyordum ama nafile aynı sibel aynı yol, yapacak bişey yok.
O yüzden otobüslerde satılan keskin nane aromalı beyaz şekerlerden ve küçük beyaz otobüs haplarından nefret ediyordum ve hala o küçük beyaz otobüs haplarından ne zaman görsem hafızamın derinliklerinden hortlayan bir kabus gibi, bulantılara ve o keskin mazot+sigara+insan karışımından oluşan ve herhangi bir dilde karşılığı olmayan kokuya (kanlı canlı) gark oluyorum. Sonuç olarak beyazın en illet hali hap ve şeker biçimine sokulmuş hali oluyor benim için...
İşte bu yolculuklardan biri ve bu biri hepsinin tekrarı gibi... Her çeşme başı durulur, sibel anne ve babası tarafından düzenlenen bir dizi hayata döndürme operasyonuyla hayata döndürüldükten sonra terar devam edilir.
Arabalar aynı o eski türk filmlerindeki gibi minibüs desen değil midibüs desen değil, bir türlü hiçbir ayar tutamayan araçlardan. Varış noktasına kadar bin bir işkenceye maruz kaldığın türden, mazot sigara ve insan kokusu, hoplaya zıplaya bir yolculuk...lar............
Beş kişi yolda bir evlat ağrı yaralı, sürekli ağlıyor ve kusuyor, o yüzden küçükken silik bir tiptim, bilinmezdim pek çünkü sorulan soruları dinlemeye ve cevaplamaya vakit olmuyordu kusmaktan ve öğürmekten. İğrenç ve kötü bir nostalji ama bu bir sibel ritüeli yazmadan olmazdı. Nasıl düzeldim bilmiyorum ama oldu, çok uzun sürdü ama oldu.
Babamın her atama haberininin arkasından gelen toplanma ve taşınma eylemi ile beraber, beni oradaki aile dostlarına bırakmalarını ve beni unutmalarını umut edip, gitmektense kaderime razı olup kalmayı tercih edebilecek kadar şuursuz ve koma halinde geçiyordu yolculuklarım.. Ağlama ve kusma krizlerim annemin göğsüne yatmam ve uyumamla son buluyordu. Bitti mi bitmedi... Ben gittiğim yerde de mutlu olamıyordum çünkü bu acı gidişlerin acı bir dönüşü olacaktı, ben geliş aşamasını atlattığım ilk gün itibariyle dönüş yolunu nasıl az hasarsız atlatırımın planlarını yapıyordum ama nafile aynı sibel aynı yol, yapacak bişey yok.
O yüzden otobüslerde satılan keskin nane aromalı beyaz şekerlerden ve küçük beyaz otobüs haplarından nefret ediyordum ve hala o küçük beyaz otobüs haplarından ne zaman görsem hafızamın derinliklerinden hortlayan bir kabus gibi, bulantılara ve o keskin mazot+sigara+insan karışımından oluşan ve herhangi bir dilde karşılığı olmayan kokuya (kanlı canlı) gark oluyorum. Sonuç olarak beyazın en illet hali hap ve şeker biçimine sokulmuş hali oluyor benim için...
Wednesday, December 28, 2005
Yorgunluk Kronik mi Yoksa Ben Mi Çok Gezentiyim
Evet Yorgunum, aklımdan zorum yok ama yorgunum.. Yorgunluk insanın beyninde desem de halt etmişim... Uykusuzum geceden sabaha geçişte yumdum gözlerimi, sabahtan geceye geçerken vurdu beni. Mümkünse kıpırdamak bile istemiyorum ve mümkünse kıpırdamayayım..
Monday, December 26, 2005
Haftasonu yorgunluğu
Gittim geldim gezdim gördüm...Bana kalan bir bütün yorgunluk... Yakın olsa da gidilen yer yorulmamanın garantisi yok işte hele ki sabahsa yapılan dönüş ki hele bir saat otobüs beklediysen soğukta... Söylenecek herşey de söylendi aslında... Bir sinema keser bir de bira dedik filme arkasından da ziftlenmeye gittik yorgunluk bir milyon oldu. Şimdi de uyku keser diyorum... Aslında yorgunluğu en iyi duru kese ama onu orda bıraktım son öpücüğünün yeri ise hala kurumadı:)
Saturday, December 24, 2005
Cumartesi Nöbetleri
Yine bir cumartesi ve yine her çalıştığım cumartesileri kapıldığım his... Boğuluyorum, bir yandan kar, bir yandan soğuk ve bir yandan da yalnız olmak. Cumartesi nöbet arifesinde başlar kurtlar kaynamaya bende, (malum evde oturan ölür, işte olan ne olur bilmiyorum, en iyi ihtimal benim gibi olur.) Ne diyodum, evet bir gün öncesinden, son tutulan oruç günü gibi bir azap, mübarek 11 ayın gelişi gibi olacak saatler 17 yi vurduğunda. Ama gelin görün ki saat daha 13:00...
Bizim nöbet sistemimiz çalışan herkesin bir cumartesisini katletmek üzerinden işliyor, hayır gerçekten bişey yapsam gam yemicem hani çok ivedidir de mutlaka açılması gerekiyodur olmazsa olmaz, yok öle bişey.. Tüm tarihçiler yataklarınızda rahat rahat uyuyun çünkü ben nöbetteyim! Tarihinden bu kadar kopuk, araştırmaktan ve okumaktan tehlike hisseden, aman kazara gözümüz açılır da bişeylerin ucundan da tutmaya kalkarız endişesine gark olmuş bir milletin evladı olarak ne işim var burda benim?
Evet her cumartesi nöbeti bir sara nöbeti gibi gelir ve sara nöbeti gibi geçer benim için hatta bazen mümkünse şuurum da kapansın çıkacaım vakte kadar dediğim de olmuştur. Ne çok şikayat ettin dediğinizi duyar gibi oluyorum ama haksız mıyım yaa bu kadar mı bişey olmaz, hele ki kış nöbetleri ayrı bir fantaziii... bu kaçınılmazsa bunu zevkli kılacak herhangi bir şey de söz konusu değil özellikle de bugün! Zaten şu koşullarda zevk alan varsa mental bir sorunu olduğunu düşünmekten alamam kendimi. Zaman öylece akıp giderken ben paçalarımı sıyırdım ıslanmamak için. DEreyi de henüz görmüş değilim ama sesini duydum uzaklardan. şuan saat 14:00 3 saat sora görünür dere seni dealır götürür umuduyla ayaktayım... Keşke arkadaşlar ziyarete gelse, havalandırmaya da çıkamıyorum ne kötü, ziyaretçi saatinin bitmesine de az kaldı. Karnım da acıktı... Offfff...
Bir Nöbetkibende benden içeri...
Bizim nöbet sistemimiz çalışan herkesin bir cumartesisini katletmek üzerinden işliyor, hayır gerçekten bişey yapsam gam yemicem hani çok ivedidir de mutlaka açılması gerekiyodur olmazsa olmaz, yok öle bişey.. Tüm tarihçiler yataklarınızda rahat rahat uyuyun çünkü ben nöbetteyim! Tarihinden bu kadar kopuk, araştırmaktan ve okumaktan tehlike hisseden, aman kazara gözümüz açılır da bişeylerin ucundan da tutmaya kalkarız endişesine gark olmuş bir milletin evladı olarak ne işim var burda benim?
Evet her cumartesi nöbeti bir sara nöbeti gibi gelir ve sara nöbeti gibi geçer benim için hatta bazen mümkünse şuurum da kapansın çıkacaım vakte kadar dediğim de olmuştur. Ne çok şikayat ettin dediğinizi duyar gibi oluyorum ama haksız mıyım yaa bu kadar mı bişey olmaz, hele ki kış nöbetleri ayrı bir fantaziii... bu kaçınılmazsa bunu zevkli kılacak herhangi bir şey de söz konusu değil özellikle de bugün! Zaten şu koşullarda zevk alan varsa mental bir sorunu olduğunu düşünmekten alamam kendimi. Zaman öylece akıp giderken ben paçalarımı sıyırdım ıslanmamak için. DEreyi de henüz görmüş değilim ama sesini duydum uzaklardan. şuan saat 14:00 3 saat sora görünür dere seni dealır götürür umuduyla ayaktayım... Keşke arkadaşlar ziyarete gelse, havalandırmaya da çıkamıyorum ne kötü, ziyaretçi saatinin bitmesine de az kaldı. Karnım da acıktı... Offfff...
Bir Nöbetkibende benden içeri...
yazmak
Bir kusma biçimidir yazmak, kusmaların en güzeli, sancılı ama en acısızı, safra tadı yok, tahriş yok... nasıl ki kustukça ayılıyorsan sarhoşluktan yazdıkça arınıyosun tüm kötücül hislerden, paradoksal yalnızlıktan...
Tuesday, December 20, 2005
... ... ...
Hiç farketmez, seni koyduğum yerde buluyorum nasıl olsa, gittiğini farketmesem de döndüğünde anlıyorum ne de olsa...Haftalarca, aylarca ve belki yıllarca görmesem değişmeyeceğini biliyorum, bende değişmediğin sürece aynı kalacaksın...Bazen diyorum git, salla, sars biraz ve anlat durmaksızın anlat ama gerek yok bildiğini biliyorum ne de olsa... ve anlatsam saatlerce değişmeyeceğini de biliyorum. Bilmek unutmaya yetmiyor hatırlamaya yetmediği gibi, ne unutmak ne de hatırlamak istiyorum. Bitmedi biliyorum bu da bana yeter diyorum...
20 Milyonluk Yalnızlık
Yalnızlığı yaşatıyorum
Vur patlasın çal oynasın
Yalnızlığımı oynatıyorum.
Şehir 20 milyon, uğultulu, yoğun kalabalık
Beyinler parçalanıyor
Parçaların içinden geçiyorum
Son parça kendime yeni bir yalnızlığı konduruyorum
Şehir 20 milyon çığlık çığlığa
Her çığlıktan bir nefes yerleşiyor
Çığlıkları topluyorum
Patladım patlayacağım
20 milyonluk şehirde 20 milyonluk nefret
Her otopside bir nefret öldürüyorum
Görüyorum 20 milyonluk şehirde 20 milyonluk otopsiye ihtiyaç var
Acıların alınması lazım
Acılar alınmadıkça birleşmeyecek kırıklar
20 milyonluk şehirde 20 milyonluk yalnızlık
Her yangın yerinde alevlenir
Her ateş yaktığı yeri acıtır
(20 milyonluk şehirde 20 milyonuncu kurgu benimkisi)
Vur patlasın çal oynasın
Yalnızlığımı oynatıyorum.
Şehir 20 milyon, uğultulu, yoğun kalabalık
Beyinler parçalanıyor
Parçaların içinden geçiyorum
Son parça kendime yeni bir yalnızlığı konduruyorum
Şehir 20 milyon çığlık çığlığa
Her çığlıktan bir nefes yerleşiyor
Çığlıkları topluyorum
Patladım patlayacağım
20 milyonluk şehirde 20 milyonluk nefret
Her otopside bir nefret öldürüyorum
Görüyorum 20 milyonluk şehirde 20 milyonluk otopsiye ihtiyaç var
Acıların alınması lazım
Acılar alınmadıkça birleşmeyecek kırıklar
20 milyonluk şehirde 20 milyonluk yalnızlık
Her yangın yerinde alevlenir
Her ateş yaktığı yeri acıtır
(20 milyonluk şehirde 20 milyonuncu kurgu benimkisi)
Sunday, December 18, 2005
E Ş L İ K
Yaşamları hep birşeylere ve birilerinin hayatına eşlik etmekten öteye gitmeyen eşlikçilere...
O n l a r a d a i r...

O_nlara dair
birinci coğul kişilerden ikinci tekil şahısa dönüşen ilişkii üçüncü tekil şahıs ile son buldu. Bizdi herşey ilk seferinde sen oldu ilk depremde O na döndü göçükten sag kurtulanlar bir an evvel yollarını ayırdılar. Baika tekiller başka tekillerle çogaldı. B u m a s a l ı n s o n u h e p b ö y l e o l d u. ne sonlanan bir şey ne de başlayan başka bir şeye dönüşüverdi. Tekrarını yaşadı durdu.
Subscribe to:
Posts (Atom)
