Thursday, February 08, 2007

YARA

Kör noktalar vardır her aşkta
İnsan doğar ölmez o suçla
Orada o küçük çocukla kalan
Ağlar hayatın sonsuzluğuna
Kim tutar ki elini bir daha
İçini kanatan bir rüya olur bu yara
Bir masalın sonunda ölüme
Aşkını anlatan bir çocuk olur bu defa
Hiç konuşmaz bazen gül susar
Yaprak titrer acıyla düş yanar
Orada o güzel uykuda hüzün
Büyür büyünün sonsuzluğuna

Wednesday, January 31, 2007

SİYAH, KARANLIK, KANLI ELLERİ VARDI ONLARIN!!!!



"DERİN" Sİyahtılar Karanlıktılar Kanlıydı Elleri
O Ellerle kana buladılar...
Bir Ülkede karanfillerle karşılanıyorsa katiller ve kahraman oluyorsa
Akşlanıyorsa ve kanla besleniyorlarsa
nefretle büyütüyorlarsa ezberlerini
Ben yokum ve bu hainlikse
Ben vatan hainiyim....
Ben bu coğrafyayı başka seviyorsam ve onalrın sevgi değirmeninde öğütmüyorsam bu yüzden hainsem
evet ben vatan hainiyim
Utanıyorum
bir atmosferden soluduğumuz havadan, beslendiğimiz topraktan...
ne yazık ki bilmedikelri bişii var toprak kanla beslenmez ve soluduğumuz hava kurşunlarla kirlenir.
"Barışamadık"
ne kendimizle, ne yanımızdakiyle ne önüüzdekiyle ne sağımızdakiyle ne de solumuzdakiyle
kustuklarımız safralarımız ne cı ki kusa kusa bitiremedik.
Utanıyorum
içimizdeki pisliklerden, iflah olmaz nefretlerinden ve iflah olmaz cehaletlerinden..
bugn hala kabulse kurtlar o vadilerinde
uluma sesleri, bir türküyse bu yığının dilinde
ben vatan hainiyim.....
"Bütün insanları dostun bil kardeşin bil kızım
Sevincin ürünüdür inan nefretin değil kızım
zulmün önünde dimdik tut onurunu nefretin önünde eğil kızım"dedi babam bana
bu yüzden de hainsem varsın olayım, bu kadar insan bu yüzden hain ilan edilip hedef oldularsa varsın olalım.....

KARANLIKLAR GAYRİMEŞRU ÇOCUKLARINI ÇOĞALTTIKÇA, BU SERZENİŞ SÜRECEK VE YOLLAR UZAYACAK...!!!!

Friday, January 19, 2007

19 Ocak'ın Getirdikleri

Ben pek hatırlamıyorum, ben doğmadan 7 yıl önceymiş, karlı bir coğrafi koordinatta, dünyaya gelmiş, büyücüler diyarından bir büyü üflenmiş, bundan dolayıdır ki adına da öyle denmiş. 19 Ocak 71, annem bir sancıyla uyanınca yatağından anlaşılmış ki O geliyor!
İşte o tarihten yıllarca sonra doğan ben, bir bahar günü tanıştırılmışım zatımuhterem ile, ben öyle sıradan sade, bir kız bebesi "hııı yine mi doğdu, hıı yine kız, hıı bu ne suratsız geri mi katsak" diye 40 gün 40 gece münazaralar olmuş annesular ile babasular arasında. ama snuç malumunuz burdayım. ama konu ben değilim...
Ne diyordum!
35 yıl önce hşgelmişsin hoş bulmuşsun ki hala burdasın, iyi ki varsın ve hep olasın. Ablamsın benim gülünce karanfiller açan, seni sevmelerin bharındayım düşün ki 4 mevsim var önümüzde, de ki katlanarak büyüyor sevgiler, o ki ordasın burdayım, hep varsın hep varım, demem odur seni çok seviyorum.
Her doğum sancıyla açar gözlerini hayata, sancısız, sızısız uzun yıllar, aslolan mutluluk olsun.
Küresel ısınmaya karşı koyamıyor iklimler milenyumun görkemli çağında, değilmi ki işte yıllara meydan okuyan bir kadın var şarabi makanında ömrünün.



şarabi makam: şrap gibi demek, ben uydurdum

Saturday, December 30, 2006

para? ne ki unuttum

yeni bir yıla giriyoruz, annem hep dua ederdi allam herkese ver bize de ver, ben de dua ediyom, allam herkese ver de bize daha çok verr.
sayısaldan para çıksa diye ümit ederdim ama ben sayısal oynamadım, yeni yıl ikramiyesi bize çıksa diyom ama biletim yok...
para? ne ki unuttum:)))
çok acıklı bir post oldu ama yoooooo, acinin rüzgarı mı bu? hayır artık incinmiyorum, pandispanyanın arasına krema sürülünce, oluyo öyle mi, iç haberimiz yokkkkk!!!!

Tuesday, December 26, 2006

tayinimiz çıksa yine keşke...

Babam yine ''koca müdür'' olsa, emekli olmasa mesela, ya da ben o eski kusmuklu kız olsam bkz: ve babamın her 3 yılda bir tayini çıksa, yine gitsek adını haritalardan bulduğumuz o kasabalara, babam hep memleket dolaylarına tayin istese ama onlar vermeseler, memleketimin atlasında yeni yerler keşfetsek, yine gitsek alışsak ve yine sürseler bizi, evimiz sırtımızda anılarımız cebimizde yaşasak, her gözü yaşlı ayrılıkta olduğu gibi telefonlar kaydedilse, adresler alınsa, yazılacaklarına olan ümitle hep bu devam etse ve aslında gönderilmeyen bir sürü mektup olsa, hafızama kaydettiiğim. ben hastalansam, beni, ellerinde pastayla ziyarete gelen, küçük arkadaşlarım, şirin tarafından 1'er (o,5lt'lik) bardak su ile geri püskürtülse... babam bana yine matematik kitapları alsa ve beni çalıştırsa, sayılara olan küslüğümü bile bile... ben babamı çıldırtsam... gittiğimiz yerlerde aman ne masum bir çocuk demelerine inat içten içe haytalık yapsam, sabah namazıyla evden çıksam akşam ezanıyla girmesem, beş vakit oyun oynasam... Sonra büyüsem, '' aaa ben kızmışım'' demeeme kanıt oluşturacak yeni yetme memelerimi saklamaya çalışsam. O'nun da beni sevdiğini öğrendiğim günkü gibi aynaya baksam, başıboş uzamış saçlarımı toplasam, (gözlerim iyice çekilse) O'nun beni evden almaya gelmelerine eşlik edip okula kadar tek kelime kouşmadan yürüsek. Babam, her sabah bir ayyin edasıyla kutsal bir görev gibi tekrarladığı (bak şu bebelerin güzelliğine , kaşı destan gözü destan elleri kan içinde) şiiri okusa, H. Hüseyini tanısam, bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım dese, a. Behramoğlunu tanısam, Nazımı, C. S Tarancıyı ve daha bir çoklarını tanısam ve sevsem, babam koksa, yine tüm şiirler...
Her aşk bir ayrılık gizlermiş, bunu daha sonra anladım, o zamanlar bu aşkın sonu evliliğe gider sanıp, küçük kadın olma hevesine eşlik ederken duygularım, ne gam, şimdi evliliklerden kaçıp, büyümüş kadın olmaya korkuyorum.

Wednesday, December 20, 2006

.... .....


O kadar da onemli degildir birakip gitmeler,
arkalarinda doldurulmasi mumkun olmayan bosluklar birakilmasaydi eger.

Dayanilmasi o kadar da zor degildir,
buyuk ayriliklar bile, en guzel yerde baslatilsaydi eger.

Utanilacak bir sey degildir aglamak,
yurekten suzulup geliyorsa gozyasi eger.

Yuz kizartici bir suc degildir hirsizlik,
Calinan birinin kalbiyse eger.

Korkulacak bir yani yoktur asklarin,
insan butun derilerden soyunabilseydi eger.

O kadar da yurek burkmazdi alisilmis bir ses,
hicbir zaman duyulmasaydi eger.

Daha cabuk unuturdu belki su sizdirmayan sarilmalar,
kara sevdayla sarip sarmalanmasalardi eger.

Belirsizlige yelken acardi iri ela gozler zamanla,
Oylesine delice bakmasalardi eger.

Cabuk unutulurdu islak bir opucugun yakici tadi belki de,
kalp, gogus kafesine o kadar yuklenmeseydi eger.

Yerini baska seyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylasilmasaydi eger.

Duslere bile kar yagmazdi hicbir zaman,
meydan savaslarinda korkular, aski agir yaralamasaydi eger.

Su gibi akip gecerdi hic gecmeyecekmis gibi duran zaman,
beklemeye degecek olan gelecekse sonunda eger.

O buyuk, o gorkemli son, olum bile anlamini yitirirdi,
yasanilasi her sey yasanmis olsaydi eger.

O kadar da cekilmez olmazdi yalnizliklar,
son umut isigi da sonmemis olsaydi eger.

Bu kadar da isitmazdi belki de bahar gunesleri,
her kaybedisin ardindan hayat yeniden baslamasaydi eger.

Kahvaltidan da once sigaraya sarilmak sart olmazdi belki de,
dev bir ozlem dalgasi meydan okumasaydi eger.

Anilarda kalirdi belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eger.

Uykusuzluklar yikip gecmezdi, kisacik kestirmelerin ardindan,
dokunulasi ipekten bir o kadar uzakta olmasaydi eger.

Issiz bir yuva bile cennete donusebilirdi belki de,
sicak bir gulusle isitilsaydi eger.

Yoksul dusmezdi yillanmis sarap tadindaki siirler boylesine,
kulagina okunacak biri olsaydi eger.

Inanmak mumkun olmazdi her askin bagrinda bir ayrilik gizlendigine
belki de, kartvizitinde "onca ayriligin birinci dereceden failidir"
denmeseydi eger.

Gercekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payini almasaydi eger.

Issizliga teslim olmazdi sahiller, kendi belirsiz sahillerinde amacsiz
gezintilerle avunmaya kalkmamis olsaydin eger.

Sen gittikten sonra yalniz kalacagim.
Yalniz kalmaktan korkmuyorum da, ya canim ellerini tutmak isterse...
Evet Sevgili,
Kim ozlerdi avuc iclerinin ter kokusunu, kim uzanmak isterdi ince
parmaklarina, mazilerinde gorkemli bir yasanmisliga taniklik etmis
olmasalardi eger!!

CAN YÜCEL!!!

Monday, November 27, 2006

ben aynaya baktım


ben aynaya baktım, kendime konuştum, sözcükler duman oldu çıktı yerlerinden karşısındakine doğru uzandı ve karşımdaki bende yerini buldu, kulaklarım yandı sonra, sonra................

Wednesday, November 22, 2006

gün batarken uyumayın!!!

bugün bu vakitlerdi işte, o gün gibi değildi, o gün gibi sevimli...
diyordum ya bugün bu vakitlerdi, kapı kapandı, bir kaç adım sesi, merdivenlerden iki tıkırtı, kapı kapandı, kapı kolu kan... içerde 3 lü koltuk başucunda sıralı kırlentler (böyleydi adı yanılmıyorsam) topladım kumada telefon ne varsa üstüme çektim bir battaniye açtım müziği ve kaldımuyuya, ara ara açıldı gözlerim, bir irkilme "yalnızım", boğazımı gıdıklayan bir hüzün hamlesi, tekrar daldım uykuya kapı sesine uyandım, koştum, açtım, ayılmaya çalıştım öte yandan... güneş batarken uyumak fena yapıyor insanı, sersemliyorsun bir yandan bir yandan bütün gece üstüne yapışan bir ağlama duygusu ve "yalnızım" histerisi... hal böyle olunca fikret kızılok'un yetişiyor imdada ve bulunuyor aranan kan taze acı damarlara.
GİDİYORSUn
Gidiyorsun
beni bana bırakıp
ayrılığa katlanıp
gidiyorsun
sen de benim gibi
ayrılığa katlanıp
artık bir derin sızıdır
bize bizden kalan
içimizde saklanan
artık bir ömür boyudur
seni bana çağıran
kalbimin kuytusunda
gece yarıları
sokak lambaları
penceremde meraklı rüzgar
okul çocukları pür telaş insanlar
hiç bir şey olmamış gibi
oysa içimden kopan bir sen değilsin
umutlarım anılarım inançlarım var
kendime gülümseyen bir halim olsa da
için için akan gözyaşlarım var
öyle buyurmuş fikret kızılok ne denir... sadece dinlenir.

Hala Aşk Var mı?

çöpü kalmış elma masal
bu toklukta adem n'apar
Esir olmuş televizyon bakar

Külü kalmış ateş masal
akıl vermiş neye yarar
Hapı yutup rüyaya dalar

Bir melek, bir şehir, bir dünya var mı
Bir insan, bir güzel, hala aşk var mı?

gözü döner, adam asar
sonra marsta hayat arar
Canlı yayında şeytanlar


Bir melek, bir şehir, bir dünya var mı
Bir insan, bir güzel, hala aşk var mı?

redd'den red

Tuesday, November 07, 2006

S T N B L . . .

İstanbul bugün yorgun, soğuğun ardından gelen bir rehavet, ne ısınıyor ne de çok bildik bir soğuk.
İstanbul aylak serseri, bir telaşı var ama telaşın arkasından gelen herşey aslında bir HİÇ...
bugün ne istediğini bilmiyor ve diğer günlerden hiçbir farkı yok BİLMİYOR...
Bir pazardı ve her pazar gibiydi ama İstanbul için syılamayan zamanlar gibi sanki, cumartesi tatil ve yine sayılamayan günlerde olduğu gibi biraz var ve yok...
İstanbul uykulu, gözleri şiş, hiç uyumamış ya da hiç uyanmamış gibi...
Bugün dünü yarın bugünü özlüyor, biraz sarhoş, biraz berduş... Kendi sokaklarından korkuyor, yürümeyi unutmuş, keşke herşey bu kadar çabuk ve hissiz unutulabilse..

İ s t a n b u l . . . . .

Bugün sızılı bir kadındı istanbul, neresinden bakarsan bak gözleri taşan bir bulut kümesi, neresinden bakarsan bak bir sis dumanı altında, efkarını öğütüyor gibi..
Bir küfür gibi patlıyor deniz, fırtına eşliğinde ve hıncını alıyor istanbul, taşından toprağından... İstanbul bugün korkulu bir rüyadan uyanmış gibi, birşeylerden kaçıyor ve kaçtığı herneyse ona koşuyor gibi.
İstanbul bugün aldatılmış milyonlarca sesi kusuyor gibi.. Aldatılış ağır bir hırka, her elini uzattığında gömüyor derinliğine.. İstanbul bu mevsime yabancı ve üşüyor gibi...

Friday, October 20, 2006

yanılsamalardan yanılsama seç...

yanılsamalardan yanılsama seç, bunu ona giydir, bir süre beklet, (bekletirken hiçbişey yapma, sadece dur, sana yapılanlardan beslen, egonu şişir) sonra siktirol git... elimize kalanlar...
ya da
yanılsamalardan yanılsama seç, bu ona olur mu bir bak, olmazsa oldur, daralt ya da bolalt, sonra o elbiseyle hareket etmesini bekle, patladığı yerde, neden patladığını düşünmeden, sormadan ve anlamadan siktirolgit
ya da
aslında seçme ve seçilme hakkın yok ya sen iyimisi yaklaşma sktrlgt

Tuesday, October 10, 2006

gönül yarası (nos-tal-ji)

Etek sarı sen etekten sarısın
Kurban olam beydağının karısın
Sordum sual ettim kimin yarısın
Ben sormadan dolu gibi döküyü
Bir köynek diktirdim kolu düğmeli
Herkes kaderine boyun eğmeli
Deli gönlüm çirkine bel bağlama
Sevdiğin yar Malatya'yı değmeli
Bir köynek diktirdim hasa bezinden
Alem düşman oldu senin yüzünden
Eğer gurbet ele gider dönersem
Ahdım vardır öpeceğim yüzünden

Monday, October 09, 2006

bir çığlık attım.....


Bir ağırlık var başımda, içeme akan çığlıklar üstüme yapıştı ... ben bir çığladım!!!
1. çığlık: hatırladıklarım
2. çığlık unutmayacakalrımm
3. çığlık yaşa-yama-dıklarım
4. çığlık yok lu ğa..
dün akşam bir uykudan uyandım,
1. çığlık anlattım
2. çığlık dinledi
3. çığlık söyledi
4. çığlık biitirdii
ben çığlıklarımı topladım, ateşte ısıttım, bir kaba döktüm ve o kapta dondurdum, zaman dondu, takvim bitti. artık aylar ne çeker bilmiyorum, benim takvimimin ayları günleri yılları yok, zamanı kendi kabında boğdum.
1. sonuç özlemek
2.sonuç gizlemek
3. sonuç ............. uzayıp giden bir boşlukkkk

Sunday, October 08, 2006

SOLUK SOLUĞA 2

Büyük aşklar yolculuklarla başlar ve serüvenciler düşer bu yollara ancak Onlar ki dünyanın son umudu soyları tükenen birer çılgındırlar Ama yaşarlar dünyanın dört bir yanında Ölümle alay ederler sanki Nerde beklenirse ordaydılar bir kez bile gecikmediler ömür boyu Neydi onları ordan oraya savurup duran şey Onları daima yalnız kılan neydi bu yaşam denilen gürültüde Her dilden bir adları vardı onların ama hiçbir ülkenin kimliğini taşımadılar Sarışındılar belki de esmer yani birçok yüzün bileşkesi Ne altın arayıcısıydılar ne de aylak bir gezgin Vurulup düşseler de her kuşatmada serüvencidir onlar ve hiç ölmezler Ki onlar hep yalnızdır ve her nasılsa Bulurlar heder olmanın bir yolunu Onlar ki bu dünyada kahraman olmaya mahkumdurlar Sislenen anılar kaldı bize onlardan renkleri bozulup duran solgun anılar Nasıl yazmalı ki silinip gitmesin bulutlar gibi çekilmesin gök boşluğuna Bileği güçlü ve gözüpek avcılar mıydı onları kuşatıp yeryüzü cennetinden atan Yoksa kendini tüketen hüzünler miydi vurulup düştükçe ışığını karartan O serüvenlerin günlüğü tutulmadı yazılmadı o insanların destan şiiri Parça parça ettirilseler bir kartala (ki sanırım böyle oldu sonları) Fışkırır yüreklerinden başarısız ihtilallerin yangınları (a. Telli)

SOLUK SOLUĞA 1

  • Hep yanıldı ve yenilgilere uğradı Ama atıldı yine de serüvenlere Vakti olmadı acıların hesabını tutmaya Durup beklemeye, geri dönmelere vakti olmadı. Yangınlarla geçti ömrü ve hep yalnızdı - ki onlar daima birer yalnızdılar Nerde doğmuştu ve ne zaman kopup Gitmişti o kentten anımsamıyor artık Hangi sokaktaydı ilk sevgili ve hala Sürüp gider mi ilk öpüşmenin esrikliği Gizlice buluşmaya gelen ve ölürcesine Korkular geçiren o kız nerededir şimdi Sensiz olursam yaşayamam diyen O liseli kız hangi kentte kaldı Ve o sarışın O afeti devran bekler mi hala Atlas yataklara sererek yaşamanın anlamını Üşüten bir acıydı belki her ayrılık Her yolculuk yangınların başladığı yereydi Ama vakti olmadı hesabını tutmaya Aşkların, ayrılıkların ve acıların İstese de kalamazdı vakti gelince Geyik sesleri yankılanınca yamaçlarda Yürek burkulması ve hüzün ve keder Aralıksız doldururdu acıların bohçasını Dudaklarında öpüşlerin gül esmerliği İçinde kıpırdanıp durur ufuk çizgisi Ay bile soğuktur o zaman Bir buz parçasıdır Çaresiz çıkılacaktır o yolculuklara Ki bir ömrün karşılığıdır serüvenler Biraz da serüvendi yaşamak Belki yatkındı büyük yolculuklara Ki serüvenler daima büyük aşklar Ve büyük yolculuklarla başlar Anıları aşkları ve bir kenti Bırakıp gidebilirdi apansız Apansız başlardı yolculuklar Hangi saatinde olursa günün Ve hep kar yağardı nedense Durmadan kar yağardı yol boyunca Ve nasılsa yok olup giderdi hüzün Kent görünmez olunca arkada Ne bir veda sözcüğü dökülürdü dudaklarından Ne de dönüp bakardı geriye bir kez olsun Ne zaman yollara düşse biterdi acılar Gül yüzlü sular fışkırırdı toprağın karnından Kavaklarsa oynak bir çingene kızı Her kıpırdanışında açılıverir uzun ince bacakları Mekan tutmak ve her akşam aynı ufukta Güneşin batışını seyretmek ölümdür biraz Ölümdür biraz hep aynı yatakta Aynı kadınla sevişerek sabaha varmak Kitapları hep aynı raflara sıralamak Aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz Soluk soluğa yaşamalı insan Her sabah yeni bir şeyler görebilmeli Ve cehenneme dönse de bir ömür Mutlaka bir şeyler değişmeli her/gün Ey o büyük yolculukların ürperten heyecanı Okyanus dalgalarının sesleriyle dol bu ömre Ölüme ve aşka durmadan kement atan Serüvenlerle geçsin yaşamak Buz tutmuş bir dünya ortasında Yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla Önünde dağlar, uçurumlar Sarsılan gök, yarılan toprak Çelik uğultularla burgaçlanırken Yaşamak işte öylesine kucaklardı onu Ve her nasılsa keklik sekişli Bir aşkın sevinci dolardı yüreğine Çıkarıp atardı o zaman deli bir ırmağa Ne kalmışsa bir önceki serüvenden Soluk soluğa yaşadı kentleri, aşkları Bağlanacak kadar kalmadı hiçbirinde Pervasız bir acemi, bir çılgın Soyu tükenen bir bilgeydi belki de... O yalnız kaybetmesini öğrendi ömründe Avucundan dökülen kum taneleriydi her şey Ne bir serseriydi ne de yılgın bir savaşçı Ama kendi kafasıyla düşünen ve hakkında Ölüm fermanları çıkartılan biriydi belki Sevince deli gibi severdi Pervasız severdi sevince Dövüşmek ancak ona yakışırdı Ona yakışırdı aşklar ve yolculuklar Yoktu bağlandığı herhangi bir şey Bulutlar gibi çekilip giderdi seslerin arasından Ne bilir ömrün değerini bir çılgın Yalnızca kendini yaşamayı nereden bilebilir Ve başarısız eylemler çağında o Kaçabilir mi binlerce kez ölmekten Yerleşik yargıları olmadı hiç Kurmadı güzel gelecek düşleri Nerede bir yangın, nerede tehlike O mutlaka oradaydı birdenbire Dinsizdi, özgür sayılırdı belki Ama bağlanmazdı özgürlüğe de Hiçbir yerde yeterinden çok kalmadı Beklemedi anılar sarnıcının dolmasını Şikayetsiz yaşadı yaşadığı her günü Yoktu yüreğinde pişmanlıkların izi Ayrıntıların izi kalmamış artık Üst üste yaşanmakta ayrılıklar Ve bir bulut gibi sıyrılıp gidilmiştir Dağların, denizlerin üzerinden Geride kalan ne varsa soluktur şimdi Titreyen kandiller gibi sönmek üzeredir O eski konaklar gibidir anılar Gül bahçeleri, sessiz koru ve orman Belki sağanak boşanır apansız Yüzyıllık bir yağmur başlar Ve sinsi bir hastalığa dönmeden alışkanlıklar Yok olup gider her şey, belki kül olur Hırçın bir okyanustur yürek Dar gelir ufuk ve mutluluklar çevreni Anılarsa birer çıban izidir Yaşanmaz onların ölgün gölgesinde Durgun bir su gibi aktı mı yaşamak Ve zaman uysal bir kısrak gibi dinginleşti mi Anısız kalınmıyor artık ne yapılsa Kuşatıyor yolları, aşkı ve ömrü Bekleyişleri kemiren çakal sesleri Oysa bütün köprüler yakılmalı ayrılık vakti Ve herhangi bir şeyle eşit olmaksızın Yollara düşülmeli habersiz ve sessiz Çürük bir diş gibi kanırtıp kentleri Dünyanın ağzını kanlar içinde bırakmalı Bir ömrün olgunlaştıramayacağı acemilikler toplamı ve bir çılgın boyun eğmedi kendine bile seçme zorunda kalmadı yaşamayı nasıl bağlanmadıysa yere ve zamana bağlanmadı kendine de ömür boyu dağlara tırmana atlar gibi soluk soluğa yaşamak istedi dünyayı bir şahin gibi bulutlara kurdu dumanlı sevdaların yörük çadırını sıradan bir gezgin değildi hiç dövüşür gibi yaşadı yolculukları belki korkusuz sayılmazdı büsbütün korkardı korkulara düşmekten zaman zaman ve bütün gemileri yakıp yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla mutlu muydu, hiç düşünmedi böyle şeyleri umutlardansa nefret etti daima hep yanıldı ve yenilgilere uğradı ama atıldı yine de serüvenlere pervasız bir acemi soyu tükenen bir bilgeydi belki de Ama bir şey vardı yine de Başarısız ihtilallerden kendine kalan (a. Telli)

dişlerimin hepsini çektirsem genç görünür müyüm acaba???

**dişçilerden nefret etmeme sebep olacak şahane 2 gün geçiriyorum, bir sebeb bir sonuca bu kadar uyar bir sonuç bir sebebe bu kadar mı yakışır... sağ tarafım, küçük bölge olmadığı için taraf diyorum çünkü damağımla başlayan ağrı yanağıma, yanağımla süren ağrı tüm kısmıma yayıldı ve kısmifelç dedikleri bu olsa gerek, aynaya baktığımda aynadaki yansımama ait olan görüntü tv yayınının siyah beyaz dönemini aratmayacak kadar renk yoksunu, zaten bir müddettir sıkıldığım yetmiyormuş gibi bu anlamsız ağrı da ek olarak canlı tuttu psikolojik gerginliğimi ve sonuc olarak hem psikolojik hem biyolojik hem de fizyolojik olarak gömütüm sevgilerrrrrr
*** bari bişeyler iyi gitse şu son zamanlardaki yaşadıklarımda, neşeli ol ki genç kalasın ne anlamlı bir velet şarkısıymış ama neşeli olacak bişii bulanlara tabi..
****bu yazılanlara, bana akıl ve yol göstermek babında comment yazacak olanlara yasal bir uyarım var sakın haaa!

Sunday, October 01, 2006

hikayeler anlatıldı...:)

ağustos böceğine olmuş, dötü donmuş ölmüş, öyle mi, ya da açılıktan:) vay be hiç haberimiz yok, böyle mi oluyor yani pandispanyanın üstüne krema sürünce halloluyor mu, ağustos böceğinin yıllarca 0- 12 yaş veletler tarafından aşağılanması yetmiyormuş gibi, bunun zorunuluğu boğuyor avustos böceeni, işte kendisi bu yüzden öldü, onun evi ve yeterince yiyeceği vardı da bir anlayanı yoktu, ben kendisinin insan kılığındaki temsilcisi olurum çünkü ben onu çok iyi anlıyorum, çalgıcılığın 5 para etmediği dönemde yaşadıysa suçu neydi allaşkına, türlü yavşaklıklarla zorbaca bize dayatılan pop hop top zırvalarını sittir edip kendisini tek başına sanatına verdiyse fena mı oldu, hayır kimileri sanatçı doğarmış o bunu farkedip böyle yaşadıysa bize, o hep söylenen üçüncünün hakkına düşeni, yapmak düşmez mi? ayrıca karınca çalışkandı çoğumuza göre ama sonuç nedir karınca sorarımm sana ne geçti eline, neyin var kuru dötünden başka, patron zengin etme sanatını başarıyla ifa ettin de ne oldu, cepler doldu ya senin cepte delik mi vardı bişii göremedik, masalın sonunda avustos böceenin ne oldunu biliyoz da seninle ilgili pek bilgiye ulaşamadık, mutlumuydun, o avustos böceenii kapı dışarı ettin ve yıllardır çeşitli veletlere örnek olacam diye onu kötü bellettin de ne oldu, sanatsız kalmış bir milletin bilmem hangi damarını kibirinle, kıskançlık tohumlarınla tıkadın da ne oldu, bak kendimize gelemedik, beynimizin ırzına geçiyorlar, duyularımızın duygusuyla ve algısıyla oynuyorlar kılın kıpırdamıyo, karıncaaa karnı kasılacaaa. mutlumusunnnn? olsan da olmasan da hayat damarlarımızdan birini kestin şimdi neyi değiştirebilin karınca kararınca senin yüzünden malum yaşdönümüm bir hata ile geçmiş, avustos böceee ne kadar önemli olduğunu anlıyorum, estetik önemli anlıyorum...
şimdi U2 nun"sunday bloody sunday" şarkısını işgüzar karıncalara armağan ediyorum, avustos böcee bilgeliğiyleee çünkü avustos böcee karıncaya kin gütmemiştir olsaydı bilirdik, lafontenden alırdık haberleri kendisi dedikoduyan bir şahsiyetti gerçi avustos böcaa medyatik değil nevrotik olmayı seçti, medyatik ve erotik olacağına deliliğe verip yaşar giderdi işte
üzgünüz avustos böceeee o şapşal 0-12 yaş grubu ve daha trajik olanı onlara bunuı böyle anlatan ... yaş grubu insanoğlu için üzgünüz

Saturday, September 30, 2006

Gülebilmez

seni kalbimde gezdirip her an eşkimiz bilmesin dedim hicran ala gözlü yarim menim kimse bilmir senin aşkınla ay aman ağladım güldüm gülebilmez gülüm bahar sensiz üreğim od tutup yanar sensiz dönmerem heç sözümden ey canan getme bir an heç gözümden ey canan senden ilham alar menim könlüm seni menden inan gözelim ayırmaz ölüm


*** ne güzel bir şarkıdır bu yahu,

Tuesday, September 26, 2006

ZİN-CİR-LE-ME-LER'in SO-NU!!


Ölüm!
Uyanıyorsun balkonundan gelen hava başka kokuyor, Gün herzamankinden başka, o başkalık, özlemi büyütüyor ve kalbine batıveriyor bişey,
eve dönüş! uzanıyorsun yatağına, başka kucaklıyor seni yatak uyuyorsun derinnnn, ertesi gün uyanamayacağını bilmeden ve bir hoşçakal diyemeden sevdiklerine gidiveriyorsun, yüzleşmesi en ağır ve en gerçek olgu işte ölüm..